İkinci Trump Dönemi Yaşam Bilimleri Sektöründe Nasıl Etkiler Doğuracak?
Contents
- Ekonomi politikası
- Gümrük vergilerinin ilaç sektörüne doğrudan etkisi
- Vergi indirimleri
- İlaç onayları, de-regülasyon
- Kamu sağlığı ve sağlık hizmetlerine erişim
- Rekabet hukuku, veri koruma, yolsuzlukla mücadele
- Uluslararası ilişkiler
- Bırakınız yapsınlar
20 Ocak 2025 Pazartesi günü, Donald J. Trump'ın Amerika Birleşik Devletleri'nin 47. Başkanı olarak ikinci göreve başlama töreni gerçekleşti ve Trump görevi devraldı.
20 Ocak’tan bu yana geçen yaklaşık üç ay içinde Trump’ın politikaları çeşitli etkiler yarattı. Trump küresel açıdan önemli birçok konuda tartışmalı pozisyonlar benimsedi, hatta kimileri Trump’ın görevi tekrar devralmasının bir “yeni dünya düzeni” kurulacağına işaret ettiğini dile getirdi.
Trump tahmin edilmez olmasıyla ve politikalarını sıkça değiştirmesiyle biliniyor. Yine de, bu yazımızda ikinci Trump döneminin yaşam bilimleri endüstrisi için doğrudan ya da dolaylı olarak nasıl sonuçlar doğurabileceğini öngörmeye çalışacağız.
Ekonomi politikası
İlk Trump hükümeti dönemi, özellikle Çin’e karşı uygulanan yaptırımlar ve Çin’in buna cevapları ve misillemeleriyle bir “ticaret savaşına” konu olmuştu. Trump daha sonra Kanada ve Meksika’dan ithal edilen ürünlere ek gümrük vergileri getireceğini açıklamış, ardından ABD ve bu iki ülke arasındaki anlaşma yeniden gözden geçirilmişti. Biden döneminde de Çin gümrük vergileri çoğunlukla korunmuş ve bunlara yenilerini eklemişti, hatta ticaret savaşı kimi teknolojik ürünlerin Çin’e ihracatının yasaklanmasıyla yeni bir boyut almıştı.
İkinci Trump döneminin ilk üç ayında da en çok gündemde olan konulardan biri gümrük vergileri oldu. Trump’ın iddiası, birçok ülkenin ABD’ye haksız gümrük vergileri uyguladığı ve Amerika’yı sadece ihracat pazarı olarak görerek ABD’yi suistimal ettiği yönündeydi. Gümrük vergileri, Trump’a göre, sanayi üretiminin ve imalat işlerinin ABD’ye dönmesini ve vergi gelirlerinin artırılmasını sağlayacak. Bu esnada, kimi ülkeler (özellikle Çin, Avrupa Birliği ülkeleri, Meksika ve Kanada) ve kimi ürünler hakkında gümrük vergisi kararlarıyla ABD ithalat hacminin azalacağı öngörülebilir.
Gümrük vergilerinin ilaç sektörüne doğrudan etkisi
İlaç sektörü de Trump’ın hedefindeki sektörlerden biri olarak görünüyor. Şubat ayında Trump, ilaç sektörü özelinde ithal ürünlere “%25 veya daha fazla” gümrük vergisi uygulanacağı ve sene boyunca bu verginin “kayda değer ölçüde artırılacağı” yönündeki kararını açıkladı. Duyuru yeni gümrük tarifelerinin ilaç ve otomotiv sektörleri ve birçok elektronik ürünün üretiminde kullanılan yarı iletken çipler için devreye gireceği yönündeydi.
Trump’ın özellikle 2 Nisan itibariyle Hindistan’dan ithal ürünlere vergiler getirmesi gündemde. Hindistan hükümeti yetkililerinin ilaç ürünlerinin kapsam dışı bırakılması yönünde talepleri olduğu biliniyor. Yine Çin ve ABD arasındaki ticaret savaşının Çin merkezli ilaç ve hammadde üreticileri ve bunlarla Amerikalı şirketler arasındaki lisans ve dağıtım anlaşmaları için büyük bir engel olduğu ortada.
Hindistan bakımından istisnalar söz konusu olabilecekse bile, Trump ve Cumhuriyetçi Partinin Çin karşısındaki “şahin” tutumu göz önüne alınınca gümrük vergileri Çin ilaç ve biyoteknoloji sektörleri için tehlike yaratabilir. Çin özelinde, ABD’de çok sayıda insanın ölümüne yol açan fentanil ürününün üretiminde kullanılan kimyasalların ABD’ye ihracatı önemli bir sorun teşkil ediyor.
Kimi ekonomistler, Çin, Hindistan gibi üretim maliyetlerinin daha düşük olduğu ülkelerden Amerikan pazarına ithal edilen ürünlerin ABD ekonomisinde maliyetleri düşürdüğünü, bunlara getirilecek vergilerin tüketiciler için daha zor koşullara yol açacağını savunuyor.
Dahası, bu ülkelerden şirketlerin ürünlerini Amerika gibi kritik pazarlara sunamaması, küresel ilaç sektöründe daha büyük sonuçlara yol açabilir. Örneğin, ürünlerini Hindistan, Çin ya da Avrupa Birliği’nde üreten veya fason ürettiren firmaların yeni üretim modellerine ihtiyaçları olabilir. Sektör genelinde, karşılıklı gümrük vergileri üretim maliyetlerini artırabilir, yeni üretim tesisleri için yatırımlar gerektirebilir, ekonomik verimsizlikler doğurabilir ya da kar marjlarını düşürebilir. Gümrük rejimindeki değişiklikler sonrasında kimi firmalar ABD pazarındansa alternatif pazarlara yönelebilir. ABD menşeili ürünlere başka pazarlarda talep azalabilir ve yeni fırsatlar doğabilir. Öte yandan, Amerikan firmaları ya da Amerika’da üretim yapan firmalar içinse fırsatlar doğabilir. Elbette yeni üretim tesislerinin kurulması, faaliyete geçmesi ve buralarda üretilen ürünler için gerekli izinlerin alınması uzun yıllar sürecektir. Bu durumların tümünün tüketici fiyatlarına yansıması da olası.
Bununla birlikte, ülke veya sektör bazında gümrük vergilerini artıran düzenlemelerin Dünya Ticaret Örgütü anlaşmalarını ihlal ettiği yönünde itirazlar ve hukuki süreçler muhtemel görünüyor. Özellikle ilaç sektöründe olası gümrük artışları halinde ABD’nin Dünya Ticaret Örgütü 1994 İlaç Ürünlerinin Ticareti Anlaşması’nı ihlal ettiği öne sürülebilir. Diğer ürünler bakımından ise mevcut serbest ticaret anlaşmaları gündeme gelebilir ve bunların yeniden müzakeresi de söz konusu olabilir.
Vergi indirimleri
İlk Trump döneminin dikkat çeken gelişmelerinden biri de 2017’de birçok verginin ve özellikle de kurumlar vergisinin düşürülmesiydi. Trump hükümetinin vergi reformuna dair ilk amacı %35 olan kurumlar vergisi oranının %15’e düşürülmesiydi. Bunun arkasındaki gerekçe, vergi indirimlerinin şirketlerin sermayeye erişimini kolaylaştıracağı ve AR-GE faaliyetlerini artıracağıydı. 2017’de kurumlar vergisi %35’ten 21’e indirilmişti. Buna karşın kimi ekonomistler ve IMF gibi kurumların yorumu, vergi indirimlerinin beklenen seviyede yatırıma yol açmadığı yönünde oldu.
Yeni döneminde Trump’ın kurumlar vergisini %21’den %15’e düşürmesi yönünde beklentiler bulunuyor. Özellikle Cumhuriyetçi Parti’nin yasamanın iki kanadına da (senato ve temsilciler meclisi) hakim olması bu yöndeki girişimleri kolaylaştırabilir. Bu durumda Amerikan şirketlerinin karlılığının artması, daha fazla şirketin Amerika’yı merkezi olarak seçmesi gibi sonuçlar meydana gelebilir. Yine kurumlar vergisinin düşürülmesiyle vazgeçilen vergi gelirlerinin yerine gümrük vergilerinin artırılması denenebilir.
İlaç onayları, de-regülasyon
2016’da ilk kez Amerikan başkanı seçilmeden önce Trump’ın vaatlerinden biri Food and Drug Administration (FDA) prosedürlerini basitleştirmek ve ilaçların onay süreçlerini hızlandırmaktı. İlk Trump hükümeti döneminin ilk yılında, FDA’in onayladığı yeni ilaç sayısı 2017’de 22’den 46’ya zıplayarak rekor kırmıştı. Ardından da yeni onaylar yüksek seviyelerde kalmıştı ve takip eden senelerde 59, 48 ve 53 yeni ilaç onaylanmıştı.
Yeni dönemde de ilaç onaylarının hızlanması ve artmasına dair beklentiler mevcut. Özellikle nadir hastalıklara ve gen terapilerine odaklanılması, çevreyi koruma ve sürdürülebilirliğe dair standartların zayıflatılması, Amerika’da üretim yapan şirketlere ve Amerika’da üretilen ürünlere öncelik tanınması beklentiler arasında.
İlk Trump döneminde FDA’in sektörel denetiminde daha yumuşak bir tavır takındığı, daha az yeni düzenleme yayınladığı, uyarı mektupları ve benzeri işlemlere daha seyrek başvurduğu dile getirilmişti. İlk Trump döneminde FDA’in “uyarı mektubu” (warning letter) uygulamasına üçte bir oranında daha az başvurduğu, FDA Cihaz ve Radyolojik Sağlık Merkezi’nin tıbbi cihazların kalite ve güvenliğine dair uyarılara üçte iki oranında daha az başvurduğu, FDA “official action indicated” raporlarının yarı yarıya azaldığı dile getirilmişti. Obama döneminde uygunsuz klinik araştırma pratikleri hakkında 19 uyarıda bulunan FDA İlaç Değerlendirme ve Araştırma Merkezi (CDER) Trump döneminde 7 uyarıda bulunmuştu.
Bu gelişmeler, Trump iktidarının bilinçli bir de-regülasyona gittiği tespitine yol açmıştı. Elbette bu da siyasi ve hukuki tartışmalara meydan vermişti. Kimileri de-regülasyonun halk sağlığını tehdit ettiğini, kimileri ise Amerikan ilaç şirketlerinin daha hızlı ve kolay faaliyet göstermesinin hem halk sağlığı hem ticari amaçlarla daha iyi sonuçlar doğuracağını savunmuştu. Benzer gelişmeler önümüzdeki dört yılda da muhtemel görünüyor.
Kamu sağlığı ve sağlık hizmetlerine erişim
Bunların dışında da özellikle Amerikan iç piyasasını ve Amerikan hastalarının sağlık hizmetlerine erişimini etkileyecek çok sayıda gelişme gündemde. Örneğin, Biden döneminde Medicare programı yoluyla ilaç şirketleriyle ilaç fiyatlarının düşürülmesi için müzakereler yürütülürken, Trump hükümetinin bu tutumu sürdürüp sürdürmeyeceği net değil.
Trump’ın sağlık hizmetlerinin maliyetlerinin tüketicilerden gizlendiği, bunların farklı bölgelerde değişken olduğu, fiyat şeffaflığının sağlanamadığı, tüketicilerin tedavilere daha düşük fiyatlarla ulaşması gerektiği gibi şikayetleri bulunuyor. İlaç fiyatlandırması reformu Amerikan siyasetinin her iki kanadında mutabakat bulunan, “bipartisan” bir konu. Dolayısıyla, ilaç fiyatlandırmasına dair yeni düzenlemeler şaşırtıcı olmayacaktır.
Trump iktidarı devraldığı ilk gün imzaladığı bir kararla Amerika’nın Dünya Sağlık Örgütü’nden çekildiğini açıkladı. Karardaki gerekçesinde Trump DSÖ’nün COVID-19 pandemisini iyi yönetemediğini, gerekli organizasyonel reformları gerçekleştiremediğini ve DSÖ’nün üye ülkelerden bağımsız olamadığını belirtti. Özellikle de ABD’nin DSÖ ödemelerinin çok yüksek ve orantısız olduğunu vurguladı. Bunun yerine, ABD ulusal kurumları kamu sağlığı ve biyogüvenlik için gerekli teşkilatlanmayı oluşturacak. Bu durum olası pandemilerde uluslararası iş birliğini ve genel olarak DSÖ’nün kurumsal kabiliyetlerini zayıflatacaktır.
Elbette siyasi iktidarın değişmesi günümüzde sağlık hizmetlerine erişim gibi kritik konuların politize olmasına da yol açabiliyor. Bunun bir örneği Cumhuriyetçi Parti’nin ve özellikle kimi eyalet oluşumlarının kürtajı yasaklama veya kısıtlamaları olarak gösterilebilir. Bu konu ilk Trump döneminde de çok tartışılmış, Trump kendisi bu konuda çok radikal bir tutum benimsememiş ve kürtaja dair düzenlemelerin eyalet seviyesinde yapılması gerektiğini öne sürmüştü. 2022 yılında Trump’ın Anayasa Mahkemesi’ne atadığı muhafazakar hakimlerin de oylarıyla, eyaletlerin kürtaj hakkını kısıtlamasını anayasaya aykırı bulan (dolayısıyla kürtaj hakkını koruyan) Roe v. Wade (1973) içtihadı geri çevrilmiş, böylece daha sınırlayıcı düzenlemelerin önü açılmıştı.
Rekabet hukuku, veri koruma, yolsuzlukla mücadele
İki Trump iktidarı arasındaki Biden hükümeti döneminde Amerikan rekabet otoritelerinin daha sıkı bir tutum takındığını söyleyebiliriz. Biden döneminde, özellikle teknoloji şirketlerinin hakimiyeti tartışma konusu olmuş, Google, Microsoft gibi şirketlerin çok çeşitli alanlardaki konsolidasyonu tepki çekmiş, birleşme ve devralmalara yönelik daha mesafeli bir yaklaşım benimsenmişti. Cumhuriyetçi kanattan siyasetçiler ise, Biden döneminde rekabet hukukunun ve kurumlarının politize edildiğini, örneğin iklim değişikliği veya DEI (çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık) gibi alanlardaki amaçların güdülmesi için kullanıldığını öne sürmüştü.
Trump hükümetinin Federal Ticaret Komisyonu ve Adalet Bakanlığı anti-tröst birimine atadığı isimler Biden dönemi politikalarının sürdürüleceğine dair işaretler verdi. Fakat Mart ayında Federal Ticaret Komisyonu’nda Demokratlar tarafından atanmış iki komisyon üyesinin görevden alınması bu konuda yeniden şüphe yarattı. Dahası, Trump hükümetinin muhtelif teknoloji devlerinin sahipleri veya yöneticileriyle yakın ilişkileri olduğu biliniyor. Başkan yardımcısı J.D. Vance’in kimi Avrupa Birliği düzenlemelerini eleştirmesi, Trump ve Meta CEO’su Mark Zuckerberg’in Amerikan teknoloji şirketlerine verilen cezaları gümrük vergilerine benzetmesi, Elon Musk’ın AB politikalarına eleştirileri, Biden dönemi hassasiyetlerinin kenara bırakıldığı izlenimini doğuruyor. Dolayısıyla rekabet hukuku alanında ne olacağını söylemek için şu an için çok erken.
ABD ve AB ilişkilerindeki güncel tansiyonun veri koruma alanına da yansıyacağı beklenebilir. Yakın zamanda Trump’ın Gizlilik ve Hak ve Özgürlükler Denetim Kurulu’nun (Privacy and Civil Liberties Oversight Board) kimi Demokrat kökenli üyelerinin istifasını istemesi dikkat çekmişti. Kurulun görevleri arasında ABD istihbarat otoritelerinin faaliyetlerini gözlemlemek ve Avrupa otoritelerinin veri koruma alanına dair şikayetlerini değerlendirmek de var. Bu gelişmeler, uzun süren yargı süreçleri ardından imzalanan ABD-AB Veri Koruma Çerçeve Anlaşması’nın (Data Privacy Framework) akıbeti hakkında soru işaretleri doğurdu. Bu anlaşma birçok Amerikan şirketinin AB vatandaşlarının verilerini ABD’ye aktarması için dayanak teşkil ediyor. Veri koruma alanındaki gelişmelerin de ABD ve AB ilişkilerindeki genel huzursuzluğun bir parçası olması muhtemel görünüyor.
Trump ayrıca Amerikan şirketlerinin küresel ekonomik rekabetini artırmak ve ulusal güvenliği korumak amacıyla, Rüşvetin Önlenmesi ve Yabancı Ülkelerde Yolsuzluk Uygulamaları Kanunu’nun (FCPA) uygulanmasını geçici olarak durduran bir karara imza attı. Bu karar, FCPA'in gereksiz yere Amerikan dış politika hedeflerinin önüne geçtiği ve Amerikan işletmelerini engellediği iddiasına yer verdi. FCPA uygulamasının durdurulacağı 180 günlük geçici süre boyunca Trump hükümeti bu konuda mevcut politika ve kılavuzları inceleyecek ve güncelleyecek, yeni soruşturmalar başlatmayacak ve mevcut soruşturmaları inceleyerek gerekli işlemlerde bulunacak. FCPA’in uygulamasına dair değişiklikler, şirketlerin uyum alanına bakışını daha genel olarak değerlendirmesini gerektirecek.
Uluslararası ilişkiler
Son olarak dikkatle izlenmesi gereken bir başka konu ise Trump iktidarında ABD’nin uluslararası ilişkiler politikası olacak. Biden hükümeti Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşı sert bir tutum benimsemiş, Ukrayna’ya askeri ve insani yardımlarda bulunmanın yanı sıra Rus ekonomisini zayıflatacak adımlar atmış ve yaptırımlar uygulamıştı. Yaptırımlar arasında Rusya ve Rus ekonomisiyle bağlantılı kişilerin malvarlıklarının dondurulması, Rusya’nın silah üretiminde kullanabileceği teknolojilerin ihracatının yasaklanması veya Rusya’dan kimi ürünlerin ithalinin engellenmesi bulunuyordu. Bu süreçte birçok “Batı” kökenli şirket, Rusya pazarından çıkmış; kimileri malvarlıklarını Rus kişilere ve şirketlere satmıştı. Yaptırımlardan kaçmaya çalışanlar ise Batı’yla ilişkileri daha zayıf ülkeler yoluyla Rusya’ya ihracat yapmaya başlamıştı.
Trump, seçim vaatleri arasında, görevi devraldıktan sonra 24 saat içinde Rusya ve Ukrayna arasında ateşkesi ve barışı sağlayacağını söylemişti. 20 Ocak 2025’te görevi devraldıktan sonra geçen sürede kalıcı bir barış sağlanabileceğine dair güvenilir emareler bulunmasa da, Trump iktidarının Rusya’nın da reddetmediği ateşkes girişimleri olduğu söylenebilir. Savaş bölgesine coğrafi olarak çok daha yakın olan Avrupa Birliği’nin Ukrayna’yı desteklemeye ve Rusya’yı zayıflatan yaptırım rejimini sürdürmeye niyetli olduğu görülebiliyor. Fakat yine de yaptırımlar rejiminin akıbetinin belirsiz olduğunu, özellikle Amerikan yaptırımlarının ortadan kaldırılabileceğini veya hafifletilebileceğini söyleyebiliriz. Mevcut yaptırımlardan insani amaçlı ürünler veya tıbbi/farmasötik amaçlı ürünler birçok Batı ülkesi tarafından istisna tutulmuştu ve bunların özel izinlerle Rusya’ya ihracı mümkündü. Yaptırım rejiminin hafiflemesi, Rusya pazarındaki faaliyetlerini sonlandırmış şirketler için geri dönüş fırsatı anlamına gelebilir.
Bırakınız yapsınlar
Tüm bu konularda Trump hükümetinin nasıl bir tutum belirleyeceği ve bu tutumlarını ne kadar istikrarla sürdüreceği merak konusu. Yine de hem Amerikan sisteminde hem de uluslararası kurumlar, anlaşmalar ve hükümetler arası ilişkilerle örülmüş ikinci dünya savaşı sonrası dünya düzeninde kayda değer değişiklikler beklemek normal olur.
Trump dünyası, bir günde çok şeyin değişebildiği bir dünya. Sektörlerin ve şirketlerin bu dünyaya adapte olmak için daha hızlı ve değişken olması, aynı zamanda resmin bütününe bakabilmesi gerekecek.
*** Erler Memiş Kalender Avukatlık Ortaklığı’nin diğer çalışmaları için LinkedIn sayfasına göz atabilirsiniz.
The content and materials published on this website are provided for informational purposes only and should not be used as a legal opinion in any way. This website and the information contained are not intended to establish an attorney-client relationship.